İnsanlık tarihinde resim, yazıdan çok önce vardı. Aynı görmenin, konuşmadan daha önce var olduğu gibi. İç güdülerimin etkisiyle bilinçsizce ben de, bu sıralamayı takip ettim sanırım. İlk önce gördüm, sonra da okumaya başladım... Okuduklarımı ne kadar anlatmaya çalışsam da, yazarın kitapta anlatmak istediğinin yakınından bile geçemem, bunu çok iyi biliyorum. Fakat şunu da biliyorum ki, kitabı anlamaya çalışıp sonra da anlatırken, kendime yakınlaşacağım. Bir nevi “kendimi anlama çabası” aslında bu... Sonuçta kişiyi kendinden başka kim daha doğru anlayabilir ki?

Okumak, yazmak veya resmetmek, hepsinin ardındaki gizli amaç, kendini anlama ve tüm bunlarla neler yaratabileceğini duyumsama ihtiyacıdır aslında. Tüm bu fark edişlerden sonra diğer tüm ihtiyaçlar, önemsizleşiyor bir anda. Hiçbir şeyi, yapmaya değecek kadar nitelikli bir eylem olarak görmemeye başlıyorsunuz. Yazı için ise sadece metin var olsun, sadece söz olsun... Gerisi de insan ihtiyaçlarının bitmek bilmeyen hikayesi. Eser bittiğinde, alınabilecek her şey alınmış, verilecekler de büyük ölçüde verilmiştir. Paylaşıldığında ise, o artık kendi kaderini takip edecektir.

Zihin, geçmiş ile şu an arasında medcezir yaşarken bir an geliyor ve geleceğin muamması artık önemsizleşiyor. İşte tam  da o anda çözülüveriyor, kalbe akışı engelleyen düğüm. Öyle bir cesaret beliriyor ki, kendi standartlarında delice ama başkalarına göre belki de sıradan. Bir hesaplaşma anı aslında bu; hesaplaşacak bir şey olmasa bile, varlığının bilincindeki halini somutlaştırma ihtiyacı. “Düşünüyorum öyleyse varım” ve varsam kanıtlamam gerek. Peki kime ve neyi? Cevap aslında son derece basit; sadece “kendime” ve tam olarak da “kendimi.”

Peki, nasıl olacak? İşte basit olmayan mesele de bu... Zevkli bir fark ediş değil ama nereden başlamak gerek, bunu çok iyi biliyorum. Üzerinde taşıdığın yalnızlığa olacakları, tüm riskleri göze alıp yüzünü dönerek! Nihayetinde de tüm cesaretinle geçmişe dönüp; “hadi söyle bana tüm söyleyeceklerini. Emin ol, tüm benliğimle hazırım artık acı zehri içmeye” diyerek.

Bu benim ilk inceleme yazım olduğu için bu işi neden yaptığıma dair bir analiz yapma gerekliliği duydum. Şimdi, “Zero Hipotez - Fragmanlar” kitabına dönebilirim.

1968 Kuşağı sanatçılarının önemli temsilcilerinden biri olan Utku Varlık, yaşanmışlıklarının bir kısmını bu kitapta ele alıyor. Okumaya başlamadan önce sayfaları karıştırırken bile sanatçının, uzun sanat yolcuğu ile ilgili kafanızda birçok şey canlanacaktır. Bunun için satır aralarına bakmak bile yeterli.

Kitap, geçmişe yapılan yolculukları tam da yolun üstünde anlatmaktadır. Özellikle otostopla gidilen yerler ve akılalmaz rastlantılar, bu duyguyu yaratıyor. Olaylar, yazarın anlattıkları ile bire bir aynı şekilde gerçekleşmiş olabilir fakat öyküleri asıl kahramanlarının duygu dilinden dinleyemediğimiz için anlatılanların gerçekliğini de rahatlıkla sorgulayabiliriz. Ben, “gerçeklerin içine kaçan kısa değerlendirmelerin öyküleştirilmesi” diyorum bu edebiyata. İlk okumaya başladığınız anda “yazar yarattığı kahraman üzerinden bir kurgu oluşturulmuş mu” diye düşünmeden edemiyorsunuz. İlerledikçe ve özellikle de sona doğru yaklaştıkça da, “tüm anlatılanlar bir bütünlük kazanacak mı” diye kendi kendinize bahse giriyorsunuz. Fakat şurası kesin ki; ressam, şair ve yazarların diyaloglarını okudukça, kendinizi, yaşanılan devrin büyüsüne kaptırıyorsunuz.

Parça parça öykülerden oluşan kitapta, her bir öykünün sonuna doğru “yazarın bir değerlendirmesi olacak mı” diye bir beklenti içine girebilirsiniz. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi her bir öyküde bir fragmanla karşılaşıyorsunuz. Şayet bir bütünleştirme beklentiniz varsa, bunu kendi hayal dünyanızda gerçekleştirmeniz gerekecek.

“İçinde yaşadığın toplumun şartlarıyla, gerçekleriyle çabalarken sanat hayal müzelerini kuramıyordu belki de.”

Kitapta, birçok sanatçının okul yıllarına ve sonrasında da kendi kaderlerini nasıl takip ettiklerine şahit oluyorsunuz. Önlerine çıkan fırsatları kimi zaman reddeden, kimi zaman da kabul edip diyardan diyara savrulan sanatçıların yaşamları, toplumun kendi şartlarının ve yalnızlıklarının dönencesinde ilerlerken, yaşadıkları geçim zorluklarının, sanatlarına ve düşlerine etkisini de hissedebiliyorsunuz.

“ O gece yaşanan aslında gerçek olandır, sanat tarihçilerinin görmek istemedikleridir. Onlara göre bir sanatçının açlığı bile romantiktir, sürekli vitrine bakar onlar.”

Kitap size, sanılanın aksine ressam, şair ve yazarların her daim romantik bir nehir içinde akıntıya kapılıp sürüklenmediklerini, zaman zaman gerçek hayatın içinde kendi gerçekleriyle bir mücadele içinde olduklarını da gösteriyor. Mesela bir öyküde; özel bir yemek davetine katılan sanatçılar, gecenin ilerleyen saatlerinde, tüm sanatçı kimliklerini bir kenara bırakıp son derece rahat tavırlar sergilemeye, oldukları gibi davranmaya başlarlar ve bu durum ev sahibini çileden çıkarır. Devamında ise sanki o gece hiç yaşanmamış gibi, herkes kendi sanatçı kimliğine geri döner. Benim en sevdiğim bölüm buydu diyebilirim.

“Geçmişten koptuğumuzda, ister istemez bir pişmanlık duyarız, sanki ellerimizi bir türlü saklayamamaktan kaygılanır, sürekli özür dileriz, niye, niçin? Uzak ya da yakın, bu sanrı benim de peşimi bırakmaz: Çocukluğum ve gençliğimdeki mekânlar daha huzurludur, doğa tümdür, dostluklar, aşklar, gök daha mavi, bulutlar daha beyazdır.”

Kitapta, sanatçı gözüyle yapılan yorumların her biri bizlere renklerin oluşumunu hatırlatıyor ve doğaya daha dikkatli bakmaya teşvik ediyor. Dış çevredeki oluşumun adına evrim ya da tesadüf deyin; satırlarda ise sanrı bahçesinin oluşumuna ve nasıl şekillendiğine dair açıklamalar son derece ilgi çekici. Benim merak ettiğim ise, bu sanrı bahçesini zenginleştirmek için tüm bunlar neden var? En başta bilinç neden var ve onunla bizden ne yapmamız bekleniyor? Ortak bir amaç var mı? Yoksa her şey kişiye mi özel?

 “Yaşadığımız bu çağ, beni gün geçtikçe daha da şaşırtmaya başladı. Düşlerim ve sanrılarım yaptığım resimden daha öte yankılar yaparak bana geri dönmeye başladı. Bir imaj, bir yazı, şiir, kurgu, sinema vs… Bana her do­kunanı yorumlamak, kısa da olsa paylaşmak, belki silkinmek bu insanın gizeminden, bilinmezliğinden. Tekrar ediyorum "evren beynimizin sanrı bahçesidir.”

Kuantum fiziğine göre ay ve yıldıza bakıyorsan ve onları algılayabiliyorsan, ay ve yıldız vardır. Onlara bakmadığında ise yoklardır. Belki tüm evren bir sanrıdan ibarettir, olamaz mı? Duyumsadıklarımıza dahi sanrı diyebiliriz ve belli ki tüm evren, sanrı bahçemizi zenginleştirmek için var. Peki, neden?



 
Yaptığım bu inceleme, taşkın bir duygunun ifadesi ya da sanatçı hakkında bir övgü yazısı değildir. Aramızdaki kuşak farkını düşündüğümde,  sanatçının eserleri hakkında benim onlarla tanıştığım ana kadar sayısız övgüler yapılmıştır diye düşünüyorum. Fakat şu da var ki; sanatçının eserlerine baktığımda yaşadığım hisler, tüm övgülerin ötesinde; olağan akışta olması gereken, olması gereken zamanda oluyor durumunu yaşatıyor bana. Kendi özelimde belki biraz da, gördüğüm şeyi anlamaya, anladığımı ise “doğru mu” diye analiz etmeye çalışmak... Ve tamamen kendi yöntemlerim, tarzım ve bilgim dahilinde olan kısıtlı bir alanda bunu gerçekleştirmek. Tüm bu yoğunlaşmanın amacı ise; bulunduğum dar alanda sıkışmamak, genişleyip büyümeye devam etmek. Aynı Dünya gibi.

Utku Varlık’ın düşsel renklerini tekrar görebilmek için aldığım, sergilerinden seçkilerin olduğu yeşil kitap, kitaplığımın orta rafında duruyor, zaman zaman gözüme takılıyor ve birkaç sayfa da olsa içindeki düşlere bakıp, tekrar yerine koyuyorum. Resimler her defasında, beni daha çok kendisine çekiyor; renklerdeki uyum, düşlerdeki zenginlik... Görünen o ki resimlerden sonra, “Zero Hipotez - Fragmanlar” adlı kitabı okumanın zamanı artık gelmişti.
ZERO HİPOTEZ - FRAGMANLAR